üfürmeler

aferim13

su(S)

13 yorum var - 07 Ağustos 2008 03:02

susamayabilirim susarsam.

aferim17

g ö ç

3 yorum var - 31 Temmuz 2008 01:08

göçtüm göçerken ,
gören bir tek köstebeklerimdi karnımda büyüyen.

onlar da göçtüler ben göçerken,
gören bir tek gözlerimdi onları büyüten.

32 yorum var - 28 Haziran 2008 23:32

Ah Berlin.. toprak muhabbeti yapacak değilim. Tek yapacağım çene çalmak. Anlamaya çalışırken ben, kime saçmayayım? Olan biten hep karışıktı fakat benimle kavgalı değildi. Kavga eden ben, benimle nasıl kaynaşayım? Çatışan tuğlalardan duvar olur mu? İşte, günün sorusu işte bu!

Bütünleşmeyi mümkün kılanın, farklılıkları yoksayma eğiliminde olduğuna dair yaygın inancın aksine, zorbalık etmeden barış, çelişmeksizin savunulamaz mı?
Biraz önce önümden geçen bir kitlenin anımsattığı bana, memlekette verdiğimiz mücadelenin Türkiye toplumunu dönüştürür nitelikte olup olmadığını sorgulattı bana. Anımsadığım bir kadın günündeki kadın yürüyüşünün 4 platforma bölündüğü bir 8 mart idi. Arkamda oturan, kitleden kopup, bir şeyler yemek için kafeye uğramış iki kadına sordum bağımsız feministlerin nerede, kortejin hangi bölümünde yürüdüğünü. Çünkü yürüyüş eşcinsellerin organizasyonuydu ve cinsiyetçi dayatmalara ve bu yönlü çocuk eğitimine karşıydı. Bu eğitimi çocuklara yönelik bir tür şiddet olarak kabul etmiş bir kitleydi gördüğüm. Şaşkınlıkla ‘karışığız’ dediler. Asıl ben şaşırmıştım. Biz (!) mutlaka bölünür, kendi pankartlarımızı, kendi söylemlerimizi, renklerimizi vurgulamak, ‘temel’ derdin dışında aslında örgütlenmek isterdik. Her telden her görüş sanki ben de buradayım deme yarışına girerdi. İşin boktan yanı bu tartışmalar öylesine keskinleşirdi ki; 4 ayrı platforma bile bölünebilirdik 10 ar gruptan oluşan ve yarımşar saat arayla aynı güzergahtan yürüyecek olan. Bizim en ‘temellenebilir’ halimiz dörttü yani.. özünde gayet marjinal olan kitle bile kendi içinde ‘marjinalleşmeyi’ tercih ederdi. Oysa gördüğüm bu gösteri/yürüyüş alışıldık olanın (tabi bana göre) çok dışında , yalnızca egemen kültüre ve biçimlendirmeye karşı ortak bir dil tutturmuştu ve farklılıkları göze sokan pankartlardan, sloganlardan, kortej şeflerinden sıyrılmıştı. Bizde ise hangi sloganın atılacağı bile saatlerce süren sıkıntılı didişmelerden sonra belirlenirdi. Aklıselim bir çift gözün rahatlıkla görebileceği ayrışan yönler ise birer renkti. Bizi bölen, zulüm olan farklılıklar, burada bir gökkuşağı kadar güzeldi. Bu noktada sormaktayım tekrar ; çatışan tuğlalardan duvar olur mu diye..

Memleketteki kısır tartışmalara yalnızca magazin basınında, popüler tartışma programlarında falan şahit olduğunu, bu yayınlara yönelik acımasızca eleştirilerinden anladıklarıma ayna tutmak elbette haddime değil, lakin dönüşümü şiddetle savunan bünyeme gel de anlat bunu anlatabilirsen! Aman ha yanlış anlaşılmasın. Zira kraldan çok kralcılık yapacak kadar kendimi kaptırmış değilim ‘tek dişli canavara’. Maksat iç burkan şaşkınlıkları paylaşmak olsun. Çuvaldızı kendi koca kıçımdan başlayarak, kullanıma açayım.

Okuyan, yazan edasındaki yurdum insanına takılan bir ad var: AYDIN

Aymak, farkına varmak ise aydın da farkında olan demek olsa gerekir. Yani halihazırda meselesinin ne olduğunun, bu meselenin dinamiklerinin, tarihi, kültürel ..vs sürecinin farkında olan, farkında olmadıklarına da mesafeli bri açıklıkta olan, yani içinde ‘hoşgörüyü’ de barındıran bir anlama isteğine de sahip olan. Böyle bir kişilik çatışmayı hangi tür hallerde yeğleyecektir? Herhalde ki çatışmaya reddiye yazısı yazıyor değilim. Karşı duruşlarımızı toleranslı bir dille vurgulamak ile ikrar arasında elbette ki bir fark olacak. Bu fark meselenin sahipsiz bırakılmaması isteğinden kaynaklanan türden bir fark. Ama başka bir işlevi de bu farkın, birlik olmayı olanaklı kılması yoluyla, bırakın meselenin kısırlaştırılması yoluyla içinin boşaltılmasına karşı önlem almayı,aynı zamanda meseleyi güçlendimesi.

Meselesinin farkında olmayan nasıl olur da onu vurgulayabilir? Hadi kalk ‘eyleyelim’ , fikir beyan edelim diyerek, nereye yolalır masturbatif içe bakışlarla kimi gayeler? Önce gayeyle barışmalı sonra birbirimizle. Ha tabi unutmadan, hepsinden önce KENDİMizle…(28/07/2008)

6 yorum var - 18 Haziran 2008 17:05

bağnaz düşlerle kuruldu yaşam! ayağı vuran ayakkabıya nasıl sinirlenirse insan, öylesine bir duyguyla doldurmakta ucuz yol alışlarını.
köhne sevdalar varsın yetsin bakakalan gözlerine. ceplerine damlattığın yağmurlar hangi kıtayı kurak bırakmakta??
lanetli köylerin aç çocukları yalınayak uzanmakta mahrem çiçeklere. koparılan yapraklarsa kavuşamayacaklar bir daha rüzgara.
siz ki en şanlı şarkılara ilham oldunuz ve bestelediniz de yaman şiirleri. ne diye göz yumarsınız bu umarsız boşluklara?!?

varolma ey kadın! seçme tezgahtan en iyi elmaları, gülümseyişler diyarından geçmesin hiçbir yabancı ve sevme bir daha hiçbir dünyalıyı!

yaratılan, yaratılmış, yaratılışı gereği aklı karışmış her kul gibi Tanrı nın yanından geçip giden deneme sürüşü kılıklı yaşam!! kahrol sen de ben gibi!

kalemtraşı olmayan bir kız çocuğunun yazmaya özlemini bir bilmeli. bilmeli ki yontulmak için neler yapmalı görmeli. kayıtsız çabalarla bir olan sayfalara baka baka, inada sarılmalı..
yazmalı, yazmalı! bu yazmak hiç bitmemeli..(2005)

aferim19

ilk

14 yorum var - 03 Haziran 2008 04:14

Hayat dediğin bozuk para
Cebimse delik, delirmiş.
Her an daha hafif,
bilmeden, yokluk…
karşıyım kağıt israfına.
Ağaç kesmesinler desem,
Değil.
Ağacı severim,
O ayrı.
Deliksiz bir uykudan,
Bildiğin korkudan…
zenginlik içinde fakirlik
koyar adama, biline
Hele benim kadar fesata,
Vicdanına da öte yandan,
Dost olana.
ruhu hafif değilse hele
bedeni kadar..
bu fakirlik
haktır ona .

14 yorum var - 27 Mayıs 2008 02:11

Kaç bahar geçecek üzerinden ey çınar ve kaç baharla şad olacaksın bu gök denilen yalan mavide. Ötesi siyah, ötesi siyah.. bilmez misin kaç gün görür bu yarım akıllı güneş, en az ben kadar korkak, ateşinden kaçak..
Savrulmaz mı her dönen kendinden bilirken merkezini ve dahasını görmez mi gülen yüzler sevgisiz sürgülerin…kapılar..o kapılar.. Vurulan yüzüne onlar değilse ey dost, benim ben! Dostsam, buradaysam, başka olan biten yoksa, görgüsüzlüğüme yenik değilsem, daha olan ne ki, bitenlerin ardından akanlar mı gözlerinden? Süregelse ki uçurumlar, onlar da bir dirhem bir çekirdek otursunlar koynunda -yaşlı bir çekyat vardı bizim eski evde- onun.. aksi güç olsa gerek sü(r/n)güler çekilmişse, sen yazmışsan yanmaya. Yani yanayazmışsan, bağrıma dokunurken bir de oralardan.. hani bir şekilde kapansın bendeki tüm kapılar yüzüne, kıyabil(ir)sem burnuna. Vurulsun en derinden kaygıların, özlemlerin, sancıların… artık ey dost, sen SEN olsan ki bilsem ben de sensizliğin ne olduğunu. Buralarda.. gur(bet)lerde. Adı üstünde bu bet sürgünlerde sürgülerle yoldaş, süngülere gebe.. Yeter ki hiç sormasan .gözlerinle menderes, yaşlarınla nehir olup, çağlamasan da bu kara bağlamış yürekte ve her çerçöpte usanmadan dur/a/masa.. Sen kadar suskun kokan o kıvrılmış bedeni, o sarmaşık sarılmalık hallerini sarsmak geldiğinden mi sadece içimden? Sanmam.. olsa olsa benimdir, silikliğimdir, korkusundan anasına zulmeden ıslattığı çarşafın hesabını vermeyen o çocuk! O, işte o, benim ben ! sen kadar sidikli, sen kadar suçluyum. Başkası kim ola ki ey! Maviye aldanma gel! Ey dost… yakma beni…yansan da yılma yolculuklarda… kapılara hep hor gözle bakma.O, benim ben.. bendendir benden.. bendensin O’ndan….başka ne ola ki? Öyle ya, öyle tabii…………

14 yorum var - 14 Nisan 2008 05:34

15 Mart 2007 tarihli gazete haberi aynen soyle diyordu:

“Guneydogu Asya'daki Borneo adasında kesfedilen benekli leoparin, aslinda yeni bir kedi turu oldugu belirlendi. Dunya Dogal Hayatı Koruma Fonu (WWF), Amerikali bilim
adamlarinin, bu leoparin DNA'sini anakaradaki kuzenleriyle karsilastirdigini ve iki populasyonun 1,4 milyon yil once ayrildiklarini saptadıgini bildirdi.
Testleri yapan Dr. Stephen O'Brien, "genetik arasiırma sonuclari, Borneo'da bulunan leoparin ayri bir tur olarak dusunulmesi gerektigini acikca gosterdi" dedi.
Leopar, herhangi bir kedininkinden cok daha uzun kopek dislerine sahip ve kucuk bir panter buyuklugune ulasana kadar buyuyebiliyor. “

Can sikintisindan dolandigim, bir tabire gore sorf yaptigim internet sayfalarindan birinde karsimda birdenbire beliren bu haber beni garip alemlere tasidi. Hayvanlarla ilgili belgesellerin, ilginc fotograflarin ilgimi hep ceker olusunun disinda baksa bir sey vardi bu yazilanlarda. Bu ilgincligin tam olarak ne oldugunu o an anlayamayarak, yasadigim tanimsiz heyecana biraktim kendimi. Karsimda da benekli leoparin resmi..

Birkac gundur her gordugum kisi ile ayni heyecanla haberi paylasiyorum. En son anneme anlattim. Ama o da digerleri gibi kayitsiz kaldi bu degerli bilgiye. Sasirdim. Cunku senelerdir bana kayda deger gelen konuları onunla konustugumda annemin onlarla en az benim kadar alakadar olmasina ya da oyle gozukmesine o kadar alismistim ki… belki de artik bikti dedim. Kendimi bildim bileli gildir gicik seyleri bulur cikarir, uzerlerinde uzun uzun kafa yorar ve dusunduklerimi ona citlatirdim. Evet sebebi bu olmaliydi. Buyumustum artik ve olup bitenlerden boylesine etkilenmemeliydim. Hele bu benden kilometrelerce uzakta yasayan bir kediyse…
Validecigimin tepkisi, daha dogrusu tepkisizligi uzerine monitore cevirdigim gozlerimi leoparinkilere dikmis buldum kendimi bir sure sonra.. hala heyecanliydim.

- Biliyor musun yeni bir kedi turu bulunmus. Cok guzel!!!! diyip de karsiliginda:
- Eee.. ne var bunda? gibisinden aldigim ‘tepkisizlikleri takmamaliydim.

Ama nasıl?!? Bu da ayri bir konuydu kafa yormak icin. Hem aci hem de garipsenesi bir durum degil de neydi?
Hayvan nesillerinin tukenmekte, su kaynaklarinin kurumakta, insanlarin savatsan,soguktan, acliktan ve siddetin her turlusunden olmekte, ‘insani’ olan her turlu deger yargisinin, inancin, sagduyulu tavir alisin azalmakta, umutsuzlugun, somurunun, yalanci mutluluklarin artmakta ve Leylalardan kalma asklarin yokolmakta oldugu gercegi oylesine burkarak icimi zihnimde yerediyordu ki; hala bir sans oldugunu hissettim bu haberi gorunce..

Ne alaka diyeceksiniz. Alaka surda:
Balta girmemis ormanlarin neredeyse kalmadigi su zavalli dunyamizda, uydularin, haberlesme sistemlerinin gozetiminde, devletlerin fislenmis birer nesnesi olarak, Panoptikon’da birer mahkum misali yasamaktayiz.
Kisisel olarak, turlu turlu sartlanmalardan/bicimlendirmelerden, tahakkumun beser isi olan her turlusunden, sosyal alanin normatif (kanimca sapkin) etkilerinden o kadar dertliyim ki.. bir cikis (kimine gore kacis) yolu bulmak oylesine buyuk bir hayal ki… arayisimin en buyugu ve belki de bugune kadar ki en onurlusu dayatilan sahte ozgurluklarin ve tatmin oluslarin otesinde bir erimeye yonelis ki…
Kocaman bir kedi benim yapamadigimi yapmis ve kendini bu beser imparatorlugundan sakinmis. Bir fotografci ‘tesadufen’ cekene kadar resmini, kimbilir belki de yuzlerce yildir bunu basarmaktaymis. Bu haber hala bilinemez bir dunyada yasadigimin en buyuk kaniti!
Kimbilir kac canli turu mucizelerini biz iktidar magdurlarindan habersiz devam ettirmekteler ekosistemde.. bu sikistirilmis hayatlari yasayan bizler onlardan habersiz, kendimizi uydularimizla ‘guclu’, ‘sarsilmaz’, ‘rasyonel’ hissederken ne kadar da acinasi ve komigiz!
Ohh olsun! Bilme/ kesfetme deneyimini objektiflere, deneylere, teknoloji denilen riyakara maleden bizlere…
Hakimiyeti insanligin, kendi kisir ideolojileri, bilgi/bilme arayisi ve erk mucadelesi kadar. Leopar bir kez daha bunu bizlere kanıtladı. Benekli leopar yeni bir tur olarak literature gecti. İnsanligin her turlu bencilligine, dogayi hice sayisina ragmen varligini hayran kalinasi ‘bilinemezlik?’ sayesinde surduren birsuru canlinin da, benim gibi arayista olanlara habercisi olarak… Suphesiz gorebilen kalbler icin daha nice emareler var. Degil mi? - 17.03.2007

7 yorum var - 12 Şubat 2008 02:50

Gerginlik üzerine..

bu duyguyu tanımlama çabasına girmeyeceğim. çünkü önkabulüm bu gerginlik durumunun çağımızın bi sendromu olmasının yanında, aslında süreçte hep var olmuş olduğu ve tanımlanamayacağıdır.. sebepleri dönemsel olarak açıklanabilir ve birden fazla kişiye maledilebilir. Bu nedenle yazı gerginliğin çağımızdaki görünümüne bir bakış olarak algılanılmalı.

Insan davranışını anlamlandırma çabası psikolojinin uğraşıdır. Fakat bu davranışların toplumsal ve dönemsel sebepleri olduğu, özellikle durkheim’ın sosyalizasyon kavramına vurgusuyla sosyolojide de önemli bir yer tutmaktadır. Toplum bireyi yaratır fikri sonraları çağdaş sosyal bilimcilerin de ilgisini çekmiş ve sosyal alanla kişisel alanları arasında gerilim geçiren aktörden bahsedegelmişlerdir. Aktör kelimesinin kullanılması da ayrıca bir soru işaretidir. Malum bu sosyal bilimciler hayatı bir sahneye ve sahne üzerindekileri de oyunculara benzetmek suretiyle teorilerini kurmuşlardır. Oysa bu oyunların türü, uğradıkları değişimler ve dış etkiler göz önüne alınmamıştır. Bu kanımca sosyal bilimin hep eleştirilen nesneleştirme tavrı ve mikroskop vari bir bakışla olanı inceleme kaygısından kaynaklanmaktadır. Ama gerilim geçiren bireyin kabulü ve ortaya konulan sebepleri bizi bazı kanıksayışlara götürmektedir..
Bu kanıksayışlarımızdan bence en önemlisi sosyal alanda birer oyuncu olduğumuz ve bu oyunu varetmediğimiz arka sahnede ise kendimiz olabildiğimizdir. Bu ne kadar ‘samimi’dir?
Sosyal bilimcilerimiz bireyin toplumsalda ‘samimi’ olamayacağını mı kastetmektedirler ya da toplumsal bizi riyakarlığa mı sürüklemektedir?
Gerilim geçiren aktörü doktor örneğiyle açıklamak isteyen çağdaşlarımız, hemşireyi,sekreteri vs..yi de doktorun yandaşı olarak göstermektedirler.. doktor önsahnede doktorculuk oynamak zorundadır. Karşı tarafa güven vermek için çeşitli roller üstlenir(ki rol statüden ‘beklenilen’ davranış kalıpları olarak tanımlanır). Hemşiresi de buna yardımcıdır. Bu bi grup çalışmasıdır………ama aynı doktor hastası gittikten sonra farklılaşır.. ve bu geçiş ona gerilim yaşatır…….

Farklılığa tahammülün olmadığı sosyal alan normlarıyla biçimlendirdiği ve üzerinde tahakküm kurduğu bireyde gerilim yaşatıyor. Insan sosyal bir varlıktır ve sosyal olan bu varlık bağlı olduğu cemiyette düzenin devamını sağlamak için çaba gösterir önermeleri çatışmayı reddeden sosyal bilimcilerin dayanağıdır. Fakat gerilim mevzu olunca çatışma nedense ortaya konulmakta ve bu çatışma bireyin rolleri arasındaki gidiş gelişlerinden beri tanımlanmakta.. demekki insan düzen kurmayı bir görev olarak yapmanın sıkıntısını yaşamakta.
Bu da akla başka bi soruyu daha getiriyor. Acaba normlar toplumsal nizamı sağlama adına işlev üstlenmiş olsalar da ikilik yaşayan bireyler yaratmak suretiyle başka noktalarda tüketimi üretiyorlar mı? ya da marxda da çağdaşlardan mills de de gördüğümüz beyaz yakalının kendisine ve uğraşına yabancılaşması durumunun suçluları bu normlar mı? çünkü başka ‘bilimsel’ bulgular bize söylüyor ki alt ve üst tabakalara nazaran orta tabakanın bileşenleri normlara daha çok uyum sağlamaktadır.
Bu bağlamda edilebilecek kelamlar normatif bir örüntü olarak tanımlanan toplumun bireyi götürdüğü karamsarlık, amaçsızlık, duygusuzluk hisleri üzerine edilebilir gibi geliyor bana. Belirtmem gereken bi şey var ki o da, topluluk halinde yaşamakla toplum yapısı içerisinde bir taş olmak arasında ayrım yapmaktayım. Normları kurallar bütünü olarak tanımlarken de birden fazla insanın birarada bulunması durumunda yazılı ya da yazısız bazı kuralların oluştuğunu reddetmediğimi, ama modern toplumun kurulumunda ve normlarındaki sıkıntılara binayen ‘norm’lara reddiyede bulunduğumu vurgulamalıyım. Modern toplumun alt katmanları ve en geniş bileşenlerinden olan kurumlar(eğitim,din,siyaset…) statü kavramıyla bireylerle bağlantı kurmakta. Bu atfedilen statüler de kanımca riyakarlığı bireye yüklemekte. Birey artık kendine özgü tarz ve seçimleriyle değil, toplumsalın ve bu yolla sistemin yükünü omuzlarına alarak, döngüyü sağlamak üzere bir misyon üstlenmekte. Kitle iletişim araçları, eğitim kurumu ve diğerleriyle içselleştirilen bu davranış kalıpları bireyden beklenilir hale gelmekte. ‘normalin’ dışındakiler stigmataya maruz kalmakta, dışlanmakta, ayıplanmakta ve daha büyük yaptırımlara uğramakta. Farklılıklara (ki bunu norm dışılık olarak algılayabiliriz) tahammül ancak tüketim toplumuna nesne olunabildiği müddetçe var. örneğin eşcinsellik gece yaşamı, şov dünyası için bir metaa olarak algılanır olagelmekte. Ama yapı hiç bi suretle kamusal alanda farklı cinsel tercihlere izin vermemekte. Sanat ve sanatçı da bu noktada kilit altındadır aslında. Sistemin içinde yaşayıp toplumsalda tanımlanmış kimliği reddetmek oldukça zor bir sanatçı için. Bu yaratımın öznelliğini oldukça sarsmakta. Eleştirel bir bakış bile aslında kanımca kendisini iktidardan beri tanımlayan bir eylem arayışında. Bu durumda ‘aktör’ geçirir gerilim.. geçirsin… antidepresanlara saldırsın.. ilaç sanayi de biraz para kazansın… di mi?
-09.04.2006

5 yorum var - 07 Şubat 2008 20:54

Takva....

"yalnizdim
seni dusundum
seni dusundum
yalnizim"

Musluman.. islam yolunda olan.. islam.. teslimiyet..

caprasik oyunlarin, birbirine çarpisan her figurani gibi kendi yolumuzun esas kadinları ve erkekleri olamamaktan müzdarip, kaniksayan ama nefes alma bosluklarini da kollayan degil miyiz hayatin bir yerlerinde bizler de?

teslim olmalara en tutkunlarimizdan, ondan en korkanlarimiza ya da bu tavir alisi kucumseyenlerimize kadar hepimiz aslinda dogdugumuz andan itibaren –kimilerine gore ondan da once- zaten bulmuyor muyuz kendimizi dipsiz bir kor kuyuda uzatilan her kovaya saldiran masaldaki tilki misali?

Cikmazlarimiz, cikarlarimiz hep bizi askin, bizden ote bir diyara suruklemiyorlar mi bizleri?

Dikis makinasinin basinda yapip ettiginden fazlasiyla haberdar bir terzi gibi cok tutarlı, cok yon bilir, cok ne uretecegi belli mi buluyoruz yoksa ignenin ucundaki yasamlarimizi? Yoksa bir saatin sarkaci gibi gidip gelen, gidip gelen ve gidip gelen.. ruhiyetlerimizin bekcisi olmaktan uzakligimiz bizleri bu sorulara cevap vermekten de mi alikoyuyor?

Vakif olamadigimiz yasamlarimizin sonunda ya da basinda birden olanca curetkarligimizla sesleniyor muyuz yoksa kuyruklarina takilma korkusuyla ucurtmalara?hadi kavga edelim onlarla..hadi..ama neden?

Sahi kuzum..biz neyiz? Kimiz? Karar merciimizde , kendimizin mülki amiriymisizcesine sabirli olabiliyor muyuz? Secimlerimizin sonuclari sahiden de bizleri umdugumuza goturur mu? Peki daha otesine? Ya umdugumuza ulasamazsak?

Bir kadin-erkek bedenine hasretlik cekmek midir dervisin muhatabi, hormonlari midir, yoksa seytan mi?
Kim bilir?.. bilen var midir? Oznenin, nesnenin kim oldugunu? Peki dusmanin?

Arinabilir mi insan butun bu sikintilardan? Mumkundur.. peki arinmali midir?

Yoksa insan boyle mi insan? Ve belki de boyle oldukca mi daha da insan olmakta olacak?
Aksi Tanricilik oynamak midir? Ha?

Sahip oldugumuz o ‘sey’..her ne ise o..
Kimi zaman gozlerimizi kapadigimizda basbasa kaldigimiz ve irademizin varligini muhalefetiyle hatilatan o ‘sey’ bize içkinliginden beslenmiyor mu?

Bu durumda bedenimizin, ruhumuzun, varligimizin en ufak ayrintilarina kadar kesfi mumkun olsa, buldugumuzun yuzlesmekte oldugumuzun, o ‘sey’ olmayacagini bilebilir miyiz?
Peki yuzlesmek neden bu kadar zor?
Bu yuzden mi? sanmam…kalblerimizdeki bu ikircik neden a dostlar? Neden?
Neden o halde korkar olur insan, bulur kendini, figuranligini unuturcasina yuzmeyi ogrenmeye calisan bir balik gibi sussuz topraklarda?
Suda yuzer balik.. karada bilse ne olur yuzmeyi bilmese ne olur? Di mi?

Bu dogdugumuz, buyudugumuz ‘dunya’da gerek var mi dostlar celiskilere sarilmaya?
Sevis,ye, ic, tokatla.. olsun bitsin…
Baliksan, karadaysan.. karada bir baliksan kim suclayabilir seni?
Sorulur mu yoksa hesabi… kabarik defterlere konu olur mu yoksa caresizliklerimiz?

Ne farkimiz var kosedeki bakkaldan sonunda varacagimiz nokta kifayetsizlikse?
Simdi sormaktayim ciddi ciddi kendime…
eyvAllah.. teslim olayim… ama…………………………………………(aralık,2006)

“.....
ey kimse yok!..
ey bir mavinin unutulmasindan
arta kalan!..
ey sen var misin?..
ey olma!..
ah, yagmur baslayacak
ah, yagmur baslayacak
ah, yagmur baslayacak
ah, yagmur baslayacak
ah, yagmur baslayacak
ah, yagmur baslayacak
ah, yagmur baslayacak
gece olsa da sussam...

ben kosarim asaglara, kosarim
yikanacak bogulacak su bulsam....

(turgut uyar- bir barbar kendin tartar, bir barbar asagilarda)”

11 yorum var - 06 Şubat 2008 05:35

Sevgilim,
Geçtiğimiz gece hasan efendinin malikanesinde başımıza gelen o talihsiz olay beni nasıl bedbaht etti bilemezsiniz..
Size bir açıklama yapma gereğini duymaktayım. Bu gereklilik öylesine amansız bir hastalık ki içimde. Aslında hayriye hanıma izahlamaya çalışmıştım. Kemiren bir gürültü beynimin içinde. Sanırım size seslenme fikrine bu gürültü ikna etti beni.

Kalbimde uçuşan kelebeklerden bir demet yapıp gönderiyorum size. İnanın sevgilim size hep sadık kaldım. Zira bundan şüpheniz olması durumunda canıma kıymaya hazırım. Babam beyefendi ve validem uygun gördükleri bir tüccarla evlendirmek istiyorlar beni. Zaatalinizin duyduğu acıyı yüreğimde hissediyorum. Siz bir sanaatkarsınız, bir kalem erbabısınız. Bu tüccar mülklerini önüme serecekmiş! Neye yarar sızım,neye yarar? Size olan derin duygularımı kaç mülk satın alabilir? Babam sezai bey, size şiddetli bi düşmanlık beslemekte. Ne bahtsız bir hatun kişiymişim................
Validem ise sessizliğini korumakta. Babacığımın bu kini vaktiyle atalarımızın kötü münasebetlerinden kaynaklanmaktaymış.. öyle ki bu münasebet kaç can almış. Şimdi biricik kızımı bu sülaleye gelin mi vereceğim diyor..
Sevgilim..
Alev alev akıyor içimde çağlayanlar.. nasıl yapmalı diyorum.. tüccar efendi gül bahçesinde dolaşırken yanıma gelme cüretini gösterdiler. Bunun size ne türden ızdıraplar yaşattığını bilsem de anlatmak zorundayım. Lakin sukünetinizi koruyacağınızı umuyorum. Çok güçlüler beyzadem. Sizi yaşatmazlar. Ben de yaşayamam o zaman.. o sizi koklayarak bağrıma bastığım hissiyle içimi dolduran nadide güllerimden birini takdim ettiler bana. Ve aşklarını sundular. Nasıl bi aşk yarabbim! Rica ederim uzak durunuz remzi bey dememe kalmadan kendimi kollarında buldum.. ırz düşmanı diye bağaracak olurken..çıkageldiniz..
Sevgilim.. size olanca samimiyetimle söylüyorum ki sonsuza dek içimde olacaksınız o derin varoluşunuzla..
Bizi ayıramayacaklar. Kendimi öldürürüm!
Sizden ricam size takdim ettiğim mendilim kadar temiz olduğumu bilmeniz.
Beni buralardan alıp götürünüz efendim. Götürünüz ve hanımınız yapınız. Bu gece ramazan şenliklerine gidecekmişiz. Beybabam tüccar efendiyle ramazan bitiminde nişanımızı yapacağını söylüyor. Dayanamam buna! Şenliklerde yakılan ateşin ilerisindeki kavak ağacının dibinde sizi bekliyor olacağım. Tertemiz ve sizin olarak. Lütfen geliniz. Ve bu aciz sevenin canına kastı olduğunu biliniz.
Bu tende can kaldıkça sizi seven... fatima

Ps: dadım şefiha namemi size ulaştıracak. Ona güvenebilirsiniz.
(2006)

ahurani hakkında:

10.10.1940 doğumlu, 67 yaşında. şu an yaşadığı yer Türkiye dışı. çaycı olarak çalışıyor.